Varoluş ve Ruhsallık4 dk okuma
İçimdeki Hayvan: Doğa, Beden ve İlkel Benlik
Doğadan kopuşu ve içimizdeki ilkel benliği, Francis Bacon ve Ana Mendieta gibi sanatçılar üzerinden inceliyoruz. Beden, içgüdü ve sanatın vahşi yüzleşmesi.
Yazan: artcycle

İnsan doğayı ehlileştirdiğini sandı ama içindeki hayvanı asla susturamadı. Sanatta hayvan imgesi yalnızca doğayı temsil etmez; bastırılan arzuları, içgüdüleri, korkuları ve vahşiliği simgeler. Sanatçılar, içsel doğamıza, doğayla kurduğumuz çelişkili ilişkiye ve bedenin ilkel gücüne dair imgelerle sorular sorar. Bu paylaşımda, bedenin vahşi yönünü, doğayla kurulan gerilimli ilişkiyi ve içimizde bastırdığımız hayvanla yüzleşen eserleri birlikte inceliyoruz.
Mendieta’nın bedenini toprağa gömdüğü bu eser dizisi, insanın doğaya dönüşünü ve kökleriyle yeniden bağ kurma arzusunu simgeler. Sanatçı, bedeni bir araç olarak kullanarak varoluşun en ilkel hâlini çağırır. İzleyiciyi doğa, ölüm ve aidiyet üzerine derin bir sorgulamaya davet eder.
Smith’in heykelinde doğum anı ile birlikte bir geyik figürü yer alır; doğa ve bedenin birleştiği ilkel bir anın temsilidir bu. Kadın bedeni, doğurganlık ve hayvanla olan sembolik bağ bu eserle birlikte bir mitosa dönüşür. İçgüdüsel olanın gücünü ve kırılganlığını aynı anda hissettirir.
Moral, performansında insan bedenini ve vahşeti doğrudan yüzümüze çarpar. Bir genelevde geçen performans, cinsellik, tahakküm ve bedenin metalaşması gibi konuları içgüdüsel düzeyde sorgular. Bedenin toplumsal ve hayvansı yanları arasındaki sınırları görünür kılar.
Bacon’un bu çalışmasında, köpeğin yalnızlığı ve varoluşsal acısı resmedilir. Hayvan burada bir metafor değil, doğrudan insanın içsel çöküşünü yansıtan bir aynadır. Sanatçının fırçası içsel dehşeti hayvani imgelerle ortaya serer.
Chagall’ın bu ikonik eseri, doğa, hayvanlar ve insan arasında rüya gibi bir bağ kurar. İçimizdeki saf ve sezgisel dünyayı pastoral ve mistik imgelerle ifade eder. Köylü yaşamı ve hayvan sevgisi üzerinden, içsel uyumu yeniden düşünmeye çağırır.
Hale Tenger – We didn’t go outside; we were always on the outside/We didn’t go inside; we were always on the inside, 1995
Bu enstalasyon doğa sesleri, hayvan figürleri ve organik materyallerle bir içsel manzara yaratır. İnsanın doğaya yabancılaşması ve hayvani yönlerini bastırması üzerine çok katmanlı bir anlatıdır. Tenger’in işi, dış dünya ile iç benlik arasındaki geçiş alanlarına odaklanır.
Sanatçının balmumu heykelleri, insan ve hayvan formları arasında eriyip giden bedenlerle doludur. Yaralı, parçalanmış bedenler aracılığıyla kırılganlık ve hayvani dayanıklılık bir araya getirilir. Doğal olanın içsel şiddetiyle yüzleşmeyi sağlar. Doğadan kopmak istedikçe içimizdeki hayvan daha da yüksek sesle bağırır. Sanat, bu içsel çığlığı görünür kılar: içgüdüler, arzular, korkular ve vahşi benliğimiz… Doğayla barışmanın yolu, belki de içimizdeki hayvanla tanışmaktan geçiyor.
Peki sen doğayla bağını nasıl hissediyorsun?
Bülten · Ücretsiz, hesap gerekmez
Yeni yazılar e-postanızda
Jurnal’e yeni yazı eklendiğinde haber veririz. Öteki konuları da seçebilirsiniz.

İlgili yazılar

Varoluş ve Ruhsallık ·
İçimde Başka Biri Var: Bu Kalabalıkla Başa Çıkmak/Barışmak
“İçimde başka biri var” hissi bir hastalık değil, zihnin sığınağıdır. Dissosiasyonu, Phil Stutz ve Magritte üzerinden bir barışma sanatı olarak inceliyoruz.

Varoluş ve Ruhsallık ·
Bildik Sahne: Aşkın Bilinçdışı Tekrarları
“Bilinçdışı, sen onu bilinçli kılana dek hayatına yön verecek.” İlişkilerdeki tekrarı ve onarım çabasını, Jung ve Deleuze üzerinden okuyoruz.

Varoluş ve Ruhsallık ·
Yüzleşme: İçsel ve Dışsal Gerçeklerle Karşılaşma
“İnsanın taşıyabileceği en ağır yük kendisidir.” Jung’dan Goya’ya, kaçtığımız o yüzleşme anlarına ve gölgemize sanatla bakıyoruz.
