Varoluş ve Ruhsallık4 dk okuma
İçimde Başka Biri Var: Bu Kalabalıkla Başa Çıkmak/Barışmak
“İçimde başka biri var” hissi bir hastalık değil, zihnin sığınağıdır. Dissosiasyonu, Phil Stutz ve Magritte üzerinden bir barışma sanatı olarak inceliyoruz.
Yazan: artcycle

“Hayatımız, sayısız benliğimiz arasındaki bitmek bilmeyen bir uzlaşmadır.” – Hermann Hesse
Latince dissosiasyon, “dis” (ayrı) ve “sociare” (birleşmek) köklerinin yarattığı tekinsiz bir gerilimden doğar: Birleşmiş olandan kopmak. Çoğumuz bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza sinema perdesindeki dramatik, bölünmüş yüzler gelir. Oysa bu kopuş, o kadar uzağımızda değildir. Aynaya baktığınızda gözbebeklerinizin ardında size yabancı birini gördüğünüz o anlık irkilme veya kalabalık bir masada otururken zihninizin tamamen başka bir zamana, başka bir “sen”e çekildiği o sessiz an... Bu, basit bir dalgınlık değildir; bilincin kendini korumak için inşa ettiği acil durum sığınağıdır.
Zihnin “Sığınak” Mimarisi
Klinik psikoloji uzun yıllar bu durumu bir “bozukluk” etiketiyle sınırladı. Oysa travma çalışmaları üzerine derinleşen Prof. Dr. Medaim Yanık’ın perspektifi, bize çok daha onarıcı bir hakikati fısıldar: Dissosiasyon, zihnin “hata” vermesi değil, hayatta kalma dehasının bir sonucudur. Ruh, tek bir “Ben”in taşıyamayacağı kadar ağır bir korku, utanç veya acıyla (travma) karşılaştığında, bütünlüğünü korumak adına parçalara ayrılır. Bu, bir geminin batmasını önlemek için su alan bölmelerin kapılarının mühürlenmesi gibidir.
Ortaya çıkan o “diğer karakterler” veya “alter egolar”, aslında bizi o anın dehşetinden korumak için nöbeti devralan içsel fedailerdir. Onlar, bizim kaldıramadığımız yükleri sırtlanmak için yaratılmış “görevli memurlar”dır.
Yani içinizdeki o tanımlayamadığınız “başkası”, korkulacak bir hayalet değil; zor zamanlarda sizi ayakta tutmuş, yorgun bir emektardır. Onu görün ve oturması için bir sandalye çekin.
En Uzun Yolculuk: İçeriye
Ancak bu bölünmüşlükle yaşamak, yüzeyde kalmayı imkansız kılar. Yazar Anaïs Nin’in o sarsıcı sorusu tam bu durumu ifade eder: “Kendimizle yüzleşmek için ne kadar uzağa gitmeliyiz?” Çoğumuz kendimizden kaçmak için şehirleri, ülkeleri, insanları değiştiririz. Oysa kaçmak beyhudedir; görmezden geldiğimiz, bodrum katına kilitlediğimiz o “Gölge”ler (kıskançlıklarımız, bastırılmış öfkelerimiz, yasak arzularımız), biz onlara bakmadıkça büyür! “İçimde başka biri var” hissi, aslında o aşağıdan gelen gürültüdür. Ve bu gürültüyü susturmanın yolu o kapıyı aralamak içeride kimler var durup bakmaktır.
İyileşme: Parçaları Sevgiyle Bütünlemek
İyileşmek, o alt karakterleri “yok etmek” ya da görmezden gelmek “ben böyleyim” demek değildir. Asıl iyileşme, Phil Stutz’un “Gölge” çalışmasında belirttiği gibi, o parçalarla şefkatli bir sahiplenme ilişkisi kurmaktır. O içsel karakterler (gölgelerimiz), genellikle bizim utandığımız, korktuğumuz veya yok saydığımız taraflarımızdır. Ve Stutz’un dediği gibi; o gölgenin dünyada ihtiyaç duyduğu tek bir şey vardır: Sizin dikkatiniz. Başkasının değil, sadece sizin onu görmeniz.
Çatışmayı bitiren şey fırçalar veya kalemler değil; o parçaya duyulan şefkattir. Sanat, belki bu barışma sağlandıktan sonra, o bütünlüğün kutlanması için bir araç olabilir; ama ilacın kendisi, birlikte var olma iradesidir. Rollo May, Yaratma Cesareti’nde kaosla baş etmenin en soylu yolunun onu biçimlendirmek olduğunu söyler. Sonuçta hepimiz, farklı bağlamlarda, farklı parçalardan oluşuruz. Mesele “tek parça” veya “bütün” olmak değil; o parçaların birbiriyle savaşmadan, kendi zamanları geldiğinde sahneye çıkıp şarkılarını söyleyebildiği bir uyumu yakalamaktır. Çünkü insan olmak, nihayetinde, içimizdeki o kalabalıkla barışma sanatıdır.
Unutmayın, tıp kitaplarında buna ürkütücü bir “bozukluk” adı verilse de, yaşadığınız şey insan zihninin en eski ve yaygın refleksidir. Bu bir delilik işareti değil, aksine ruhunuzun sizi hayatta tutmak için kurduğu zekice bir savunma hattıdır. O yüzden “ben hasta mıyım?” korkusunu bir kenara bırakın. Mesele bir teşhisle etiketlenmek değilr; onları zihninizde görün, neden var olduklarını anlayın ve sizi yıllarca korudukları için teşekkür edin. O yorgun parçanıza, “Artık görevin tamamlandı, bundan sonra bu eve birlikte sahip çıkacağız. Gel, yanıma otur,” diyebilmek iyi bir başlangıçtır.
Küratöryel Mühür
René Magritte – The False Mirror (Sahte Ayna)
Magritte, devasa bir gözbebeğinin içine bulutlu bir gökyüzünü hapseder. Bu resim bize sessizce şunu sorar: Baktığın şey dışarıdaki dünya mı, yoksa içerideki boşluk mu? “İçimde biri var” diyen kişi, aslında kendi gözbebeğindeki o gökyüzüne bakıyordur. Bulutlar oradadır, fırtına oradadır, ama güneş de oradadır. Sanat, o gökyüzünü silip atmaz; ama bize o bulutların arasında kaybolmadan nasıl süzüleceğimizi öğretir. Baktığımız ayna sahte olsa bile, hissettiğimiz acı ve iyileşme gerçektir.
OKUMA NOTU
Yaratma Cesareti – Rollo May
Sanatın sadece “güzel” olanla değil, “gerçek” olanla ilgili olduğunu hatırlatan bir başyapıt. May, yaratıcılığın, insanın kendi içindeki uçurumlarla savaşırken kullandığı en güçlü kalkan olduğunu anlatır.
SEYİR NOTU
Persona (1966) – Ingmar Bergman
İki kadının yüzlerinin, kimliklerinin ve ruhlarının iç içe geçtiği bu film; “Ben nerede bitiyorum, diğeri nerede başlıyor?” sorusunun sinema tarihindeki en tekinsiz cevabıdır.
Bülten · Ücretsiz, hesap gerekmez
Yeni yazılar e-postanızda
Jurnal’e yeni yazı eklendiğinde haber veririz. Öteki konuları da seçebilirsiniz.

İlgili yazılar

Varoluş ve Ruhsallık ·
Yüzleşme: İçsel ve Dışsal Gerçeklerle Karşılaşma
“İnsanın taşıyabileceği en ağır yük kendisidir.” Jung’dan Goya’ya, kaçtığımız o yüzleşme anlarına ve gölgemize sanatla bakıyoruz.

Varoluş ve Ruhsallık ·
Bildik Sahne: Aşkın Bilinçdışı Tekrarları
“Bilinçdışı, sen onu bilinçli kılana dek hayatına yön verecek.” İlişkilerdeki tekrarı ve onarım çabasını, Jung ve Deleuze üzerinden okuyoruz.

Varoluş ve Ruhsallık ·
Sisifos’un Sanatı: İnadın Estetiği
“Sisifos’u mutlu hayal etmek gerekir.” Camus’nün absürt kahramanını ve inadın estetiğini, Titian’dan Stuck’a sanat tarihinden örneklerle inceliyoruz.
